DİYALOG YEMEKLERİ...pasta,börek,tatlı,kurabiye,kek tarifi ne ararsanız burada...

diyalogyemekleri/yeniblog

14/2/2007

SEVGİ ADACIKLARI

Dün yazdığım sevgi pastası yazısının başındaki alıntıyı bazı arkadaşlar çok beğenmiş..Ben de yazının tamamını yayınlıyorum..Çok güzel aslında.

            

SEVGİ ADACIKLARI

 

Eski İspanyol haritacıların sevgilileri harita çizilirken,"Benim için de bir ada çiz " derlermiş. İspanyol haritacısı da sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada  çizermiş .  Eski İspanyol haritalarında böyle "Sevgiliye armağan adacıklar olurmuş .

   Kristof Kolomb bir deniz seferinde,haritadan anlayan bir İspanyol'a gemide suların azaldığını, haritada görülen şuadacıktaiçme suyu bulunup bulunmadığını sorunca İspanyol gülümsemiş "Efendim, o adanın var olduğunu sanmıyorum. Onu çizen haritacı sevgilisine çizmiştir" demiş ve gerçek ortaya çıkmış.

      Akşit Göktürk' ün "Edebiyatta Ada" yapıtını okuduğumda çok gülmüştüm. Sevgilisinden"Haritada bir ada" isteyen İspanyol kadını  da, ona adayı armağan eden İspanyol haritacısı da ne güzel bir şey yapmışlar. İngiliz Kralı Edward da sevdiği kadına bir "Krallık"  armağan etmiştir de nice kadını heyecandan titretmiştir. Bayan  Simpson için krallığından vazgeçmesi zamanının Leyla-Mecnun öyküsünü  yaşatmıştır .

      Çizecek haritası olmayanlar, vazgeçecek krallığı olmayanlar yapsın ? Bütün bunlar sembol değil mi ? Haftalardır görmediğimiz bir dosta bir kart göndermek aklımızdan bile geçmez. "Aynı kentteyiz, nasıl olsa yakınız" diye düşünürüz ... Oysa değilizdir. İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor. Aynı kentte olsa da .Aynı semtte olsa da... Aynı evde olsa da ... Sonra da soruyoruz ... "Neyim var, ne oluyor, eksiklik ne ?" Eksilen insan. Ve kendimiz. Bir haritaya bir ada çizip de "Bu senin adan" demeyi unutuyoruz. Oysa herkesin bir adası olabilir. Denizler öyle büyük ki. Duyguları unutuyoruz..Düşünceleri, sevgiyi, sözleri, dokunuşları, davranışları, dostluğu unutuyoruz... Kendimizi beklemeye alıştırıyoruz .... Sonra da neyi beklediğimizi unutuyoruz... Eksiliyoruz. Neden eksildiğimizi bilmeden...

2/2/2007

sobee

SOBEE

Bloglar arası oyun dalgası devam ediyor,şimdi de sevgili arkadaşım  Nükhet bana sobe demiş ben de onu kırmayarak teklifini kabul ediyorum..

Market alışverişi yaparken yeni ürünleri alıp mutlaka denerim....

Evet kesinlikle,markete gitmek benim için çok uzun süreli bir iştir,alacağım bütün ürünlerin tek tek etiketlerini okurum ve en yeni ürünleri uzun uzun incelerim..

İnternetten gazete okumayı hiç sevmem..

İnternetten gazete okumayı çok severim,hatta bu aralar sadece netten gazete okuyorum..

. Hiç sigara içmedim, tadını bilmem...

Evet çok doğru ,hayatım boyunca sigara içmedim,hatta allerjik bir bünyem oldugu için,sigara içilen ortamlarda bile duramam..

Sevgi, saygı ve hoşgörü hayatımdan çıkarmayacağım kavramlardır. Ukalalıktan nefret ederim...

Çok doğru,bu üç kavram da benim için çok önemli,hatta hoşgörü ve onun ardından insanlarla diyalog kurmanın önemine o kadar çok inanıyorum ki,blogumun adını bile bu kavramlar belirledi..

Ukalalığı kim sever,ben de hiç sevmem,ama bazen bazı insanlara yakışıyor,sevimli duruyor..

Futbolu seviyorum...

Eskiden olsa belki bu soruya evet derdim ama evde sürekli futbol izlenip,üstüne bir de yorumlar eklenince şu anda futbol ile ilgili hiç bir şey duymak ya da izlemek istemiyorum..

eveeet sorular bu kadar ben de bu soruları, ayşe , esra , tuba , aynur hanım a  yönlendiriyorum.

selamlar..

18/1/2007

mucize

merhaba,bu yemek tarifi dışında yazdığım ikinci yazı ..arkadaşlar beğenince bir tane daha eklemeye karar verdim,yorumlarınızı bekliyorum..

hikayeyi okurken şunu düşündüm..bazen bir mucizeye ihtiyacımız oldugnu düşünür ve onu çok uzaklarda arar,gerçekleşmesinin imkansız oldugunu zannederiz,bu küçük öykü bize mucizelerin fiyatı hakkında çok hoş bir fikir veriyor..

MUCİZE...

        Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.

        George'ın yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:

        "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir."

        Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally, kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

        Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adamla ilgileniyordu.Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce

        "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.

        Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."

        Eczacı Sally'e bakarak:

        "Anlayamadım" dedi.

        "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

        Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.

        "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

        Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.

        Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:

        "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu.

Tam tamına bir dolar ve onbir sent!

 

mucizelerin çok uzaklarda ve gerçekleşmesinin imkansız oldugunu düşünenlere ithaf olunur...

selamlar..

11/1/2007

NİYE BEN?

NİYE BEN???

Bugün ilk defa size yemek tarifi dışında bir yazı yazmak istedim,bu yazıyı bir arkadaşım mail ile göndermiş o kadar hoşuma gitti ki ,sizinle paylaşmak istedim.Sık sık, başımıza gelenler yüzünden, ama bu neden tam şimdi benim başıma geldi ,diye düşünüyorsanız bu yazıyı okuyun lütfen!!!Benim çok işime yaradı...

 

LENS TAŞIYAN KARINCA

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca.

Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

- “Allahım! Sen şu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri

“Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

“Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım.”
Bu yükü niye taşıyorum diyenlere ithaf olunur...
selamlar....
:: Sonraki »